Türkiye'de yaşanan akıl almaz değişim



Yıl 2013, AKP iktidarının 10. yılı.

Bugün bir çözüm sürecine girildiğinden bahsediliyor. Kürtçüler durumdan çok memnun. Türkçüler ise bu "sürece" büyük rahatsızlık ve kuşkuyla yaklaşıyor. Hükümet karşılıklı kazanımlardan bahsediyor ancak kutlamalar yapan tarafı sadece Kürtler oluşturuyor. Öyle ki, yakın zamanda PKK'nın gerçekleştirdiği ilk saldırı kutlandı.

Bugün herhangi bir gazeteyi açtığınızda klasik bir haber görüyoruz: "Öcalan: Süreci içerden yönetemem." İstek açık, niyet çok belli. Öcalan, yani teröristbaşı, hapisten çıkmak istiyor. Bu isteği açık açık dile getiriyor ve hiç kimse de "sen binlerin katili, şerefsiz bir teröristin" diyemiyor. Aman Kürtler alınmasın, aman kan akmasın. Peki ya Türkler ve onların onurları, verdikleri mücadeleler, şehitler ve gaziler? Kimin umurunda? En azından "ümmetçi" saplantıya düşen AKP hükümetinin hiç umurlarında değil. Onlar için varsa yoksa Başkanlık. Bunun için yapamayacakları şey yok. Çözüm bahane, Başkanlık şahane.

Sanırım bundan yaklaşık 1 yıl önce... Kuzey Irak Bölgesel Kürt Yönetimi lideri (bakmayın böyle yazdığıma, bölgeyi Kürdistan ilan ettiler) Barzani, AKP Kongresi'ne katılıyor. Yaklaşık 100 yıllık Cumhuriyet tarihinde daha önce okumadığım, görmediğim bir olaya tanıklık ediyorum. Barzani kürsüye çıkarken, salonda bulunan binlerce AKP'li kendisine "Türkiye seninle gurur duyuyor" şeklinde tezahüratta bulunuyor. Buna inanabiliyor musunuz? Barzani kim? Türkiye lehine ne yapmış? Türkiye'ye ne faydası olmuş da "Türkiye, Barzani ile gurur duyuyor?" Var mı cevabınız? Benim yok. Arasam da bulamıyorum. Bu bir halkın, gelip gelebileceği, görüp görebileceği son noktadır. Bir Cumhuriyet'in vatandaşları peşmerge lideriyle gurur duyuyor! Akıl alır gibi değil.

Suriye...

Birden kardeşimiz oluveriyor Suriye halkı. Mutluluk pozları verilen Esad, Esed oluyor. Diktatör oluyor, halkına zulmeden bir şerefsiz haline dönüyor. Türkiye ise kendisini mümkün olduğunca geri tutması gereken bir bataklığa koşar adım hareket ediyor. Özgür Suriye Ordusu adı verilen milis güce para ve silah yardımı yapılıyor. Türkiye'ye onbinlerce mülteci getiriliyor. Sınırınızdan içeri bombalar düşüyor, uçaklarınız düşüyor ve pilotlarınız şehit ediliyor. Neden? Suriye halkı neden bizi bu kadar ilgilendiriyor? Neden biz de diğer ülkeler gibi süreci dışardan izlemek yerine oyuna dahil olma gereği duyuyoruz? Ümmetçilik aşkına mı? Yoksa BOP ile birlikte filizlenen Neo-Osmanlı saçmalığı için mi?

Ve Mısır... Yine olaylar, çatışmalar ve yine kendisini ateşin ortasına atan bir Türkiye. İnanın AKP hükümeti her gün öyle açıklamalar yapıyor, öyle üzgün bir portre çiziyor ki darbeye maruz kalan, ölen ve öldürülen Mısır halkı bile belki bu kadar tepki vermiyor! Tabii hal böyle olunca insanın aklına yine sorular geliyor. Ne değişti? Ne ara Mısır bu kadar umrumuzda oldu? Gerçekten bir bölgesel güç gibi mi hareket ediyoruz, yoksa "birilerinin" maşalığını mı yapıyoruz? Neden?

Türkiye'nin son 10 yılda geldiği nokta ve genel gidişatı endişe verici. İç siyaseti bir kenara bırakarak, tamamen dış siyasete odaklanalım. Davutoğlu, göreve geldiğinden bu yana bir "komşularla sıfır sorun" geyiğidir gidiyor. Bugün, Türkiye'nin sorun yaşamadığı iki komşusu var. Bunlardan biri ekonomisi batan, fazlasıyla kendi derdine düşmüş Yunanistan ve neredeyse ABD'nin uydusu konuma gelmiş, ABD güdümlü Gürcistan. Güneyinizde ABD yanlısı politikalarınız nedeniyle İran ile soğuksunuz, Suriye ile durumunuz malum. Irak merkez yönetimiyle ilişkileriniz gergin. Ermenistan ile zaten yıldızınız hiç barışmamış. Hani nerede komşularla sıfır sorun? İşin daha kötüsü, hükümette inanılmaz bir memnuniyet söz konusu. Kamuoyu ne tepki gösterirse göstersin kendilerinin içerde ve dışarda oldukça başarılı olduğunu sanıyorlar. Ve biz bir felakete sürükleniyoruz... BOP aşkına, Ortadoğu'da "söz sahibi" olma sevdasına uçuruma doğru koşar adım ilerliyoruz. Ortadoğu'da söz sahibi olma demişken... ABD'nin sözlerini ileten bir telesekreter desek daha doğru olmaz mı?

En kötüsü de hiçbir şeyin değişmeyeceğini bilmek...

Türk halkı, doların 2 liraya yaklaşmasını önemsemiyor. Önemsememesi de normal. Çünkü, Başbakan AKP mitingde "ekonomimiz hamdolsun çok iyi dedi." Yeter, Başbakan dediyse kesin doğrudur. Ben 800 küsür lira asgari ücretle çalışıyor olsam da ekonomi çok iyiymiş, hamdolsun.

Öcalan da hapisten çıkarsa çıksın canım, ne olacak ki? Öpüşelim, barışalım, helalleşelim amaaan ölümlü dünya değil mi neden birbirimizi kırıyoruz? İşte budur! Bugüne kadar kaç şehit verilmiş, kaç ocak sönmüş, kaç yürek hala yanıyor ne önemi var? Çıksın ya barışalım artık. Barış iyidir, iyi. Valla bak.

Sokaklara dökülelim... "Katil Sisi, yanındayız Mursi" diye bağıralım. Hiçbirimiz de "bir dakika Mursi kim, Sisi kim, Arap baharı neden oldu, şimdi neden darbe oldu, Mısır ve bizim ne alakamız var?" diye sormasın. Bağıralım. Çünkü Başbakanımız bize dedi ki Sisi katil, Mursi mağdur. O kadar. Ne de olsa mağdurun yanında olmayı kendimize borç biliriz.

Yahu bu ülkede hiçbir şey değişmez, değişmeyecek.

Çünkü Tayyip çok delikanlı adam. Tam bir Kasımpaşalı. Dinine de düşkün ha, bizden biri. Namazında niyazında adamdan hiç zarar gelir mi? Hem de çok karizmatik, uzun boylu. Baksana ABD Başkanı'nın karşısında nasıl bacak bacak üstüne atıyor?

10 yıl sonunda gelinen Türkiye bu işte. Gerçi bakma ben de boşuna yazıyorum.

Sonuçta,

"Ülke yönetmeyi bizden öğrenecek değiller."
Devamı » 17 Ağustos 2013 Cumartesi Hasan Güney 0 yorum

Fenerbahçe 2013/2014 transferleri ve sezon öncesi değerlendirmesi


Uzun bir değerlendirme yazısı olacak, sabırla okuyanlara şimdiden teşekkür ederim.

Transferle başlamak istiyorum. Bizde transferler ikiye ayrılıyor: doğru transferler ve yanlış transferler.

Doğru Transferler

Alper Potuk: Önemli bir genç oyuncu. Her sene kendini biraz daha geliştirdi. Dikine çok iyi gidiyor ve enerjik. Her şeyden önemlisi, bu formayı istiyor ve yatmaya gelmediğini belli ediyor. Sezonun şüphesiz en büyük kazanımı Alper Potuk. 5 milyona almak varken 1-2 milyon euro fazladan vermek tabii ki hoş değil ama doğru ve başarılı bir transfer olduğu su götürmez bir gerçek.

Bruno Alves: 5 milyon euro'ya transfer edildi. İsimli bir oyuncu, daha önce 22 milyon euro'luk bir transferi var. İsmi de, geçmişteki bonservisi de geride kaldı, şimdi Fenerbahçe formasıyla yaptıklarını konuşmamız gerekiyor. Hazırlık maçlarında ve Salzburg eşlemesinde çok iyi oynadı. Galatasaray maçında yine iyiydi ama haddinden fazla agresif bir oyuncu ve bu özelliği takımı yakabiliyor kupa finalinde olduğu gibi. Kendisinden beklentim büyük. Hem lider oyuncu özelliklerine sahip sert bir stoper, hem de ayakları yumuşak. Kadroya direkt yazılacak isimlerin başında geliyor. Tabii disiplin altında tutulması da şart. Özellikle göreceği kırmızı kartları engellemek adına gördüğü kartlar için para cezasına çarptırılmalı.

Emmanuel Emenike: Emenike iyi bir oyuncu ama çok da abartılacak bir isim değil. Açıkçası 9 milyon euro karşılığında Karabük'ten transfer edilmesi çok hoşuma gitmemişti. O paralara çok daha iyi oyuncular bulunabileceğini düşünüyordum. 10 milyon euro'ya elden çıkarıldı, 13'e ise geri alındı. Bu transferi doğru transferler kategorisine aldım çünkü Emenike'nin takıma katkı vereceğine eminim. Verilen parayı ise çok bulmaktan ziyade astronomik buluyorum. Neyse parayı bir kenara bırakalım ve asıl meseleye gelelim. Emenike transferi konuşulurken dikkatimi en çok şey Emenike'nin gereksiz abartılmasıydı. Bu sadece oyuncu üzerinde baskı yaratmaya ve taraftarın hayalkırıklığı yaşamasına neden olabilir. Bekleyip görmemiz lazım, kaç yaşında olursa olsun, Emenike'nin Fenerbahçe performansını ancak yaşayarak görebiliriz.

Yanlış Transferler

Michal Kadlec: Neden transfer edildiği muamma olan bir sol bek. 29 yaşında. Yaşını özellikle vurguladım çünkü hem genç değil hem de gelişime açık değil. Son sezonunu sakatlıkla geçirmiş bir oyuncu. Verilen bonservis de az değil Kadlec için. Alacağı yıllık ücret de cabası. Sol bekteki performansından memnun olmayanlar stoperde daha iyi oynayacağını ileriye sürdüler. Fakat bizim stoper rotasyonumuz hayli kalabalık. Elimizde Alves, Yobo, Egemen, Serdar ve Bekir var. 2 stoperle oynayan bir takım için bu 5'li sayısal anlamda oldukça yeterli. Sezon başı transfer planlamamızı oldukça yanlış ve hatalı buluyorum. O bölgeye illa transfer yapmayı düşünüyorsanız Hasan Ali'den kat kat iyi ya da en azından bir iki tık iyi bir oyuncuyu almanız gerekir. Kadlec ise Hasan Ali'den bile kötü ve 29 yaşında. Evet yaşı yine vurguladım çünkü Kadlec'i seneye satmak istediğinizde 30 yaşında, senede 2 milyon euro civarı para kazanan bir oyuncu olacak elinizde ve aldığınız parayı muhtemelen çıkartamayacaksınız. "Ama stoper oynar..." Oynar evet ama halihazırda bir Yobo var ve o da 2 milyon euro civarı kazanıyor. Kadlec'im geldi diyerek Kadlec'i transfer edecekseniz Yobo'yu neden göndermiyorsunuz?

Samuel Holmen: Nerede beleş, oraya yerleş hesabı transfer edilen ve hala lisansı çıkartılamamış İsveç'li. Bu arkadaşımız da 29 yaşında. 3 senelik bir İBB kariyeri var. Fena bir oyuncu değil ancak yabancı kontenjanı düşünüldüğünde Fenerbahçe için yetersiz bir oyuncu. Yani, önünüzde bir yabancı kısıtlaması varsa tercih edeceğiniz yabancı oyuncu Samuel Holmen olmamalı. Olursa da 1.5 milyon euro gibi bir ücret almamalı. İlla Holmen'i alacağım diyorsanız elinizde bulunan Cristian Baroni isimli vatandaşı ülkesine göndermeniz gerekli. Bunların hiçbirini yapamadığınız zaman başarısız bir transfere imza atıyorsunuz. "6+0+4 var tribünde otursun..." Var, yok demedim ki. Ama senin elinde Emre, Meireles, Cristian, Alper, Salih gibi iki kişi oynatacağın bölge için 5 futbolcu var. Bunlardan ikisi de yabancı. Hatta çok zorda kalırsan altyapında Oğuz Mataracı gibi pırlanta gibi bir çocuk var. Neden gerek var Samuel Holmen'e? Yok.



Formasyon Üzerine

Fenerbahçe Alex gidene kadar hep forvet arkasında bir oyuncu ile oynadı. Alex gittikten sonra ise bu rol Cristian'a verildi. "Sarkık orta saha olarak oynadı o bir kere..." dediğini duydum ama birbirimizi kandırmaya gerek yok. Cristian, merkezdeki forvet oyuncusuna en yakında duran oyuncumuzdu. Alınmaca, gücenmece yok. Bu önliberodan ofansif orta sahaya devşirilen arkadaşımızdan istikrarlı bir performans alamadık. Bunun üzerine dönemin teknik direktörü tarafından bir taktik uyduruldu. Bu formasyon ile ilgili görüşlerimi uzun uzun yazmayı düşünmüyorum. "Neden böyle oynamamalıyız" sorusuna geçen sene belki onlarca kez cevap verdim.

Şimdi mesele şu:

Bu formasyona uygun olarak Emenike transfer edildi. Muhtemelen Sow-Emenike-Kuyt ile oynayacağız. Muhtemelen Sow, topu kaleden oldukça uzakta ayağına alacak ve bir süre sakladığı topu kaptıracak. Kuyt, topu aldığında en yakınındakine tek pas verecek. Kendisi pas verme konusunda oldukça yeteneksiz bir oyuncumuz olduğu için verdiği pas kontra atağa dönüşecek. Emenike iki stoperin arasında topun kendisine ulaşmasını sabırla bekleyecek.

Peki ben gerçekten kahin miyim? Bu senaryoyu nereden biliyorum? Uyduruyor muyum?

Hayır ortada ne bir kehanet var, ne bu bir senaryo ne de ben uyduruyorum. Bunlar geçen sene tanık olduğumuz, birçoğumuzun saçlarını döken, birçoğumuzda kansere giden süreci başlatan oyuniçi aksiyonlar. Bakın bir an için beni Fenerbahçe maçını anlatan spiker olarak düşünün:

"Volkan ayağıyla Alves'e oynadı. Alves'den Hasan Ali'ye. Hasan, Mehmet Topal'a döndü. Mehmet'ten Emre'ye bir pas... Emre'den Sow'a... Şimdi yardım geldi ve Sow kaptırdı..."

"Gökhan... Gökhan topu Meireles'e bıraktı. Meireles'den Kuyt... Kuyt, araya oynamayı düşündü ama top geçmedi..."

Evet böyle. Böyle olması da doğal. Çünkü kanatlarda oynattığınız (tamam biliyorum kanat değiller ve kanat forvet olarak oynuyorlar!) iki isim, Kuyt ve Sow, bu bölgede oynayacak özelliklere sahip oyuncular değil. Bunu bir Sow hayranı olarak söylüyorum. Sow'dan maksimum fayda elde etmek istiyorsanız oyunu rakip sahaya yıkmalı ve Sow'u merkezden ve kanatlardan beslemelisiniz. Sow, topu kaleden 40 metre ileride alırsa geçmiş olsun. Evet, Sow çalım atabilir. Atacağı çalım ise açık alanda yakaladığı beki hızıyla geçmek olur. Yapıp yapabileceği en fazla budur. Ara pası atabilir mi? Orta yapabilir mi? Sıkışık oyunda adam eksiltebilir mi? Hayır, yapamaz. Yapamadığı zaman da rakip kaleye gidemezsiniz. Aynı şey diğer kanatta oynayan oyuncumuz Dirk Kuyt için de geçerli. Kuyt, yetenekleri sınırlı bir oyuncu. Bu benim keşfim değil. Futboldan az çok anlayan herkesin anlayabileceği bir durum. Takımızda üst düzey yetenekli, yaratıcı oyuncular bulunduğunda Kuyt tarzı oyuncular bulunmaz nimettir. Ağır işleri onlar yapan, koşmayan yetenekli oyuncuların yerine de koşar ve onların açığını kapatır. Ancak siz Sow-Emenike-Kuyt ile oynadığınızda halihazırda oldukça düz (yaratıcılık anlamında) olacaksınız ve Kuyt'ın varlığı yarardan çok zarar getirecek. "Ne yapalım yerine Krasiç mi oynasın Topuz mu oynasın?" Hayır, ikisi de oynamasın. Oynamamalı. Günü kurtarmak adına oluşturulan uydurma bir taktik üzerine bir sezon planlamasının yapılmasının yanlışlığını vurgulamak istiyorum sadece.

Tarifi veriyorum:

Elimizde merkez için fazlasıyla yeter bir adet Sow var. Webo "iyi bir yedek." 3. forvet olarak yerli olduğu için Cenk tercih edilebilir. Krasiç ve Stoch bazı nedenlerden dolayı çizik yemiş isimler. Gönder, gitsin. Hem bonservis elde et, hem de kontenjanında yer aç iki yeni kanat oyuncusu ve ofansif orta saha oyuncusu için. OOS transferi de çok elzem değil. Salih var, Alper var forvete yakın oynayan orta saha rolü için. Kilit nokta kanatlar. Sizin kanada öyle oyuncular almanız gerekiyor ki bu takım cidden güçlensin ve transfer yaptığınıza değsin. "Öyle oyunculardan" kasıt da belli: adam eksiltecek, dikine gidecek, pozisyona girecek ve pozisyona sokacak. Böylece kısır futbolunuzdan kurtulacaksınız, en azından kurtulmayı deneyeceksiniz.



Ama olmadı, Fenerbahçe temelsiz sistemini değiştirmek yerine bunu makyajlamayı uygun gördü. Ve şimdi konu Ersun Yanal'a geliyor yavaş yavaş...

Hayır, Ersun istifa falan demeyeceğim. Bana göre bir teknik direktöre en azından yarım sezon müsaade edilmelidir. 1 sezon ise kendisinin ne olduğu, ne olmadığını ve ne olup ne olamayacağını görmek için fazlasıyla yeterlidir. Gerçi ben günü kurtarmak yerine geleceğe yatırım yapmaktan (yabancı hoca ve yeni bir anlayış) yanaydım. Sonuçta tercih edilen Ersun Yanal olduğuna göre biraz da Ersun Yanal'dan bahsetmemiz gerekiyor.

Ersun Yanal'ın Eskişehirspor'u şöyleydi: Rakip defanstan çıkmaya çalışırken hücum bölgesinde görevli oyuncular ve merkez orta saha sert bir pres başlatır, kapılan toplarla ise rakip kaleye gidilir ve gol bulunurdu. Bunun örneklerini hazırlık maçlarında ve süper kupa finalinde gördük. Harika. Buraya kadar bir şey yok.

Ancak dikkat çekmek istediğim bir şey var:

Fenerbahçe, büyük bir kulüp. Rakiplerin çekindiği bir takım. Bu nedenle Anadolu kulüplerine karşı oynadığımızda genellikle top bizim ayağımızda oluyor ve kapanan takımın kilidini açmaya çalışıyoruz. Birinci taktik güzel olmasına güzel ama kapanan takımlara karşı kilidi nasıl açacağız, topu rakip kaleye nasıl götüreceğiz ve nasıl sokacağız? Bunun cevabını bulamıyorum ben. Sonuçta top sizin ayağınızda, rakibinizin değil. 3 merkez orta saha ve 3 merkez forvet özellikli forveti düşündükçe işin içinden hiç çıkamıyorum. Umarım Ersun Yanal bunun çözümünü biliyordur. Çözemediği taktirde geçen seneden çok da farkımız olmayacak. Olmadığını ilk Salzburg maçında ve kupa maçında gördük. Açıkçası o iki maç beni büyük bir karamsarlığa itti ve Emenike transferi hiç de rahatlatmadı beni. Çünkü Tsubasa'yı almadık. Bir adet sihirli değnek de satın almadık. Aynı oyun anlayışı ve formasyon ile devam ettiğimiz müddetçe merkez forvette Emenike, İbrahimovic ya da Veysel Cihan oynamış çok fark etmiyor. Çünkü biz merkezi topla buluşturamıyoruz, pozisyona sokamıyoruz.
Beklentiler

Bu sene kesin şampiyonuz diyemiyorum. Ancak beklentim kesinlikle şampiyonluk. Şampiyonluğun gelmediği yerde takım da, teknik direktör de, yönetim de net olarak başarısızdır. Türkiye için konuşuyorum tabii ki.

Avrupa'da Arsenal'i eleyebileceğimizi düşünmüyorum. UEFA Avrupa Ligi bizim için çok daha reel bir hedef. Önemli miktarda bir gelirden mahrum olacak olmak can sıkıcı tabii...

Son 5 senedir özellikle söylediğim bir şey var:

Fenerbahçe'nin Avrupa Ligi'nde (UEFA'da) çeyrek final, yarı final ve hatta final oynaması şaşırılacak bir şey değildir. Olması gereken budur. Olmamıştır orası ayrı. Olduğunda da bu tebrik edilmelidir...

Düzenli olarak bu kulvarda çeyrek final ve üzerini görmemiz gerekiyor. Bu seneki beklentim en azından çeyrek final. Tabii ki çektiğiniz kura, oynadığınız rakip çok önemli. Ancak çeyrek finale kadar zorlanabileceğimiz rakiplerle oynayacağımızı sanmıyorum. Özetle, beklentim çeyrek final ve üzeri. Şampiyonlar Ligi'ne kalınması halinde ise 2. tur.

Türkiye Kupası benim önem verdiğim bir klasman değil. Üzerinde konuşmaya gerek duymuyorum. Gençler oynasın, oynatılsın.

Umarım bizim adımıza bol gollü bir sezon olur ve Fenerbahçe gibi oynarız.

Buraya kadar sabırla okuyan herkese teşekkür ederim...
Devamı » 16 Ağustos 2013 Cuma Hasan Güney 1 yorum

Susanoğlu'nda Tatil

Evet, bir tatili daha geride bıraktık. Adres yine her zamanki gibi Susanoğlu'ydu, ben de bu kez tatil tercihimizi tanıtmak istedim.

Mersin'in Silifke ilçesine 9-10 km uzaklıkla bulunan şirin bir belde Susanoğlu. Son 10 yıldır giderek artan bir popülariteye sahip. Artık yurtdışından gelen tatilciler bile tatil için bu güzel beldeyi seçmeye başladı.

Hemen konaklama ile başlamak istiyorum.



Burada konaklamayla ilgili seçenek çok. Pansiyon, Apart Otel, Otel ve kiralık daire gibi seçenekler mevcut. Sezonun bu dönemlerinde (Temmuz-Ağustos arası) her yerde olduğu gibi burada da fiyatlar biraz yüksek. Pansiyonlar genellikle gecelik 100 lira istiyor. Apart otellerde ise yaklaşık 150-200 lira arası bir ücrete konaklamanız mümkün. Calamie, Altın Orfoz, Nixe ve Mediterranean gibi üç-dört yıldızlı otellerde ise fiyatlar gecelik tek kişi 150-200 lira arasında. Efes Otel de (üç yıldızlı) buranın tercih edilebilir, güzel otelleri arasında.

Yemekler ise büyük sıkıntı. Balık ve türevi ürünlerden hoşlanmıyorsanız çok fazla seçeneğiniz yok. Balık yemek için size tavsiye edebileceğim mekan Akyar'da bulunan Cemal'in Yeri. Pek sevmem ama ızgara levreğini beğenmiştim. Balık yemem diyorsanız gideceğiniz yer Ahmet Usta'nın Yeri olmalı. Burada pide, kebap ve döner gibi şeyler yapılıyor. Fiyatlar uygun, şehrinizde ortalama bir kebapçıda kaç liraya doyuyorsanız orada da o kadar ödersiniz. Bu sene döner servisine başlamışlar, et dönerini ve iskenderini özellikle tavsiye ederim. Gerçekten çok başarılı buldum iskender düşündüğümden çok daha hafif ve lezzetliydi. Tavuk çorbası yine mutlaka denemeniz gereken lezzetlerden biri. Bölgede yemek yenilebilir mekanlardan biri de Ciğerci Zeynel. Tabii ciğer şiş seviyorsanız...

Eğlence konusunda fazla seçeneğiniz yok demek bile fazla iddialı olur. Bölgede doğru düzgün bir eğlence mekanı, cafe vs. yok. Herkes bundan şikayetçi ama kimse de bir girişimde bulunmuyor. Bunda biraz da bölgenin daha çok günübirlikçiler ve orta yaş üstü ya da muhafazakar kesim tarafından tercih edilmesinin etkisi var tabii ki. Eğer ben gece bara girer, sabaha kadar eğlenirim diyorsanız Susanoğlu size göre bir yer değil. Bilin ve pişman olmayın.



Esertepe denilen bölgede (Susanoğlu'nun biraz ilerisi, Cennet-Cehennem denilen yere gidiş yolu üzerinde) çeşitli mekanlar var. Mantar gibi türediler desek çok da yanlış olmaz. Yolda sağlı sollu bu mekanlardan bulunuyor ve bu mekanlarda köy kahvaltısı, sıkma (bir çeşit börek), tantuni ve gözleme gibi şeyler satılıyor. Eğer burada kahvaltı yapmak istiyor ya da çay içmek istiyorsanız size Harnupaltı Ergün'ün Yeri'ni tavsiye ederim. Ergün abi ve eşi Ayşe abla iyi insanlar, mekanın önünden geçerken anlarsınız zaten. Bölgede bulunan 20-25 mekan içerisinde en çok doluluğa sahip mekan her zaman onunki olur. Tabii ben biraz soğuğum oraya karşı. Özellikle bayram sabahlarında servis inanılmaz yavaş. İnanılmaz yavaş derken kesinlikle abartmıyorum. Kahvaltınızın önünüze gelmesi için 2 saat bekleyebilirsiniz! Köy kahvaltısını pek tavsiye etmem. Çünkü orada bulunan hiçbir mekan yöresel ürünler satmıyor. Kaymak, bal gibi ürünleri BİM'den satın alıyorlar. Tabii "köy kaymağı da ne güzelmiş be" diyip yiyen de çok... Sıkma ve gözleme güzeldir ama. Tantuniyi de harika yaparlar.



Gezilecek-görülecek yer ise çok. Cennet-Cehennem'den bunlardan biri. Astım mağarası keza Cennet-Cehennem'e çok yakındır ve güzeldir. Susanoğlu'nun hemen ilerisinde Kızkalesi bulunur. Orası güzeldir. Her yerinden tarih, tarihi eser fışkırır bu güzel bölgeden... Cennet-Cehennem'in bulunduğu yol üzerinden yukarıya doğru çıktığınızda doğal güzelliklerin anlattıklarımla sınırlı olmadığını da görürsünüz. Vakit geçirmek kolaydır yani...



Denize gelelim hemen. Denize girilen birçok bölge var. Bunlardan biri Akyar. Dibi taş olan bu bölgede su masmavi, soğuk ve temizdir. Genellikle hafta sonları çok kalabalık ve girilmez olur günübirlikçi tatilciler yüzünden. Yapraklı Koyu yine Akyar gibi gibidir. Plajı olmadığı için pek tercih edilmez ama suyu çok güzeldir. Bir de Susanoğlu'nun halk plajı vardır. Burada hayatınızda göremeyeceğiniz kadar sıcak bir deniz ile karşılaşırsınız. Su cidden çok sıcaktır, hatta bunalabilirsiniz bile! Şezlong fiyatları 15 ile 25 lira arasında değişir. Bir kere ödeme yaptığınız zaman şezlongu ve şemsiyeyi gün içinde istediğiniz kadar kullanabilirsiniz. Plajın sonunda "adını yıllardır öğrenemediğim amcayı" tavsiye ederim. Güzel insandır, diğerleri gibi paraya tamah etmez. Bölgesini de çok temiz tutar. Denizin sığ kesimleri kalabalık günlerde yüzülmez olur. O yüzden biraz açılmanız gerekebilir. Yoğun günlerde denizden 50 metre kadar açılmanız masmavi sulara ulaşmanız için yeterlidir. Son yıllarda su sporları da epey popülerleşti diyebilirim. Gelişim ve değişim göze çarpıyor...

Ben Susaoğlu'nda tatil yapmanızı tavsiye ederim, yine de son kararı siz vereceksiniz tabii ki...

Devamı » 15 Ağustos 2013 Perşembe Hasan Güney 0 yorum

BOP ekseninde Türkiye-Mısır ilişkileri


"Mısır bizim kardeşimiz."

Değil efendi, değil. Mısır ya da Mısır halkı bizim kardeşimiz falan değil. Çok kardeş arıyorsan, yalnızlığa terk ettiğin Irak Türkmenleri, yardımına koşulmayan Azeri halkı bizim kardeşimiz, kardeşlerimiz. Mısır'ın ise bizimle bir alakası yok. Ne öyle ahım şahım bir ticari geçmişimiz var, ne de sıkı siyasi ilişkilerimiz.

Çok uzağa gitmeye de gerek yok. 1945-1960 arası dönemi incelemeniz yeterli. Babanız, Menderes ve onun Demokrat Partisi'nin iktidarda olduğu dönemden bahsediyorum. Türkiye, İnönü'nün politik manevraları sayesinde II. Dünya Savaşı'na girmekten zar zor kurtulmuş. Ülkede bir Sovyet korkusu hissediliyor ki çok da boş bir his değil. Sovyetler'in edebi amaçları ortada, "sıcak denizlere inmek" istiyorlar. Bunun için de boğazların kontrolünü ellerinde bulundurmaları gerekiyor. Bu isteklerini de Yalta Konferans'ında açık açık dile getiriyorlar. Türkiye ise savaş sırasında müttefiklere yakın konumda bulunmakla beraber savaş sonrası derin bir yalnızlık hissediyor. Böyle bir ortamda, Truman Doktrini Türkiye tarafından büyük bir memnuniyetle kabul ediliyor. Çünkü Türkiye, ABD'den yapılacak olan yardımlarla hem ekonomisine çekidüzen vermeyi hem de içerisinde bulunduğu siyasi yalnızlıktan kurtulmayı hedefliyor. Yardım, Türkiye'de kamuoyu tarafından çok büyük bir memnuniyetle karşılanıyor. O dönem, savaşan Yunanistan'a 300, Türkiye'ye ise 100 milyon dolarlık bir yardım yapılıyor. Bu yardım ve devamında yapılan yardım (Marshall Planı) Türk dış politikasını da büyük oranda etkiliyor. Türkiye, belki de dönemin en Amerikancı siyasetini izlemeye başlıyor. Batıya sırtını dönüp, doğuyu tamamen geride bırakıyor. Öyle ki Asya ülkeleri arasında yapılan konferansa dahi katılma tenezzülünde bulunmuyor.

Yıl, 1947. Filistin topraklarında İsrail devleti resmi olarak kuruluyor. Bu devleti tanıyan ilk Müslüman devlet kim? Cevabı çok uzaklarda aramayın: Türkiye! Adnan Menderes ve Demokrat Parti hala iktidarda. Mısır, Türkiye'nin İsrail'i tanımasına sert tepki gösteriyor. O dönem, İngiltere ve ABD'nin Ortadoğu'da oluşturmak istediği (Türkiye, bu örgütün kurulmasına en hevesli ülkelerin başında geliyor) savunma örgütüne Mısır da davet ediliyor. Mısır'ın Türkiye'ye olan tepkisi yapılan teklifleri reddetmesine neden oluyor. Sonuç olarak bu örgüt (Ortadoğu Komutanlığı ve sonrası Ortadoğu Savunma Örgütü olarak kurulmak isteniyor) kurulamıyor.

Bu dönem yaşanan bir başka olay daha var: Büyükelçi Krizi. Yıl, 1954. Türkiye'nin Mısır büyükelçisi Hulusi Fuat Tugay. Tugay'ın eşi Mısır'da bir kraliyet ailesi mensubu. Mısır'da ise devrim yılları... Kraliyet ailesine ait mallar kamulaştırılıyor. Tugay, bu nedenle Nasır'ı eleştiriyor ve aralarına soğuk bir rüzgar giriyor. Tugay'ın dokunulmazlığı kaldırıyor. Diplomatik gelenekte böyle bir şey yok. Önce büyükelçi ülkenizi terk eder, sonra ise dokunulmazlığı kaldırılır. Bu durum Mısır'ın Türkiye'ye olan bakış açısını ortaya koyuyor. Türk büyükelçi ülkeden resmen kovuluyor, havaalanında valizleri bile aranıyor. Türkiye ise sırf ABD'nin ve İngiltere'nin istediği Ortadoğu Komutanlığı projesine zarar gelmemesi için olayı hasıraltı ediyor.

Gelelim bugünlere...

Arap Baharı adı altında Mübarek devrildi, Mursi ve Müslüman Kardeşler iktidara geldi. Türkiye, bu yeni yönetime 4-5 milyar dolar kadar ekonomik yardımda bulundu. Nedenini anlamak için siyaset uzmanı olmaya gerek yok: BOP yani Büyük Ortadoğu Projesi. Recep Tayyip Erdoğan'ın kendisini eşbaşkanı olarak ilan ettiği, Amerikan'ın son numarası. Mısır 1945-60 arası dönemde olduğu gibi "Ortadoğu emelleri" için yine önemli bir aktör. Bu nedenle Mısır'a gönderilen yardımı garipsememek lazım. Darbe ise tüm planları yerle bir etti. Türkiye'nin Ortadoğu politikası büyük bir "darbe" aldı. Yanlış ata oynadılar ve şu an onun acısını çekiyorlar.

Dillerden düşmeyen tek bir kelime var: Demokrasi. İktidar partisi sürekli demokrasiden bahsediyor. Ancak unutmuş gibi yaptıkları bir şey var. Bundan yıllar önce bir konuşmasında bugünün Türkiye Başbakanı aynen şöyle diyor: "Demokrasi bizim için amaç değil araçtır." Bundan yıllar önce söylenmiş bir söz bugünkü davranışları çok güzel açıklıyor değil mi? Demokrasi falan umurlarında değil. Mısır umurlarında değil, Mursi umurlarında değil, Mısır halkı hiç umurlarında değil. Onların ilgilendikleri tek şey BOP ekseninde ABD'nin Türkiye'ye vermiş olduğu görevi yerine getirebilmek. Mısır için yaptıkları her açıklamayı büyük bir hayretle dinliyorum, okuyorum. Çünkü, insanların gözlerinin içine baka baka yalan söylüyorlar. Amaç, Ortadoğu'da Büyük Amerika, jandarma Türkiye ve küçük Mısır. Wallerstein'ın Dünya Sistemler Teorisi için mükemmel bir örnek. Araştırın, inceleyin, ne demek istediğimi çok iyi anlayacaksınız.

2002 sonrası Türk dış politikasındaki Davutoğlu dönemi büyük başarısızlıkla sürmeye devam ediyor. Irak'ta kaybettik, Suriye'de kaybettik, Mısır'da kaybettik... İktidarın, Davutoğlu'nun hayali ve özlemi Osmanlı Devleti. O şaşalı günler, büyük topraklar, imparatorluk, hatta halifelik. Bu yolda BOP'un maşalarından biri olmayı kabul ettiler, belki de buna mecbur kaldılar çünkü bunun adımlarını "babaları" Menderes atmış ve Türkiye'yi ABD'ye bağımlı hale getirmişti. Neo-Osmanlıcılık gerçekleşmesi mümkün olmayan, gerçekleşmesi durumunda ise ne getireceği ve ne götüreceği tam olarak kestirilemeyen bir fikir akımı. Bunu ben Enver Paşa'nın Turancılık hayallerine benzetiyorum. Şöyle bir düşününce "neden olmasın, off olsa çok iyi olmaz mı ama?" diyorsun. Ama o iş o kadar basit değil. Devletler değişti, milletler değişti, yönetimler değişti, dünyada hiçbir şey asırlar öncesinde olduğu gibi değil artık. Bu nedenle, Türkiye bu hayaller üzerine kurulan dış politikadan acilen vazgeçmeli, gelişimini sürdürmeye çalışmalıdır.

Özgür Suriye Ordusu'na hem silah yardımı yapıldı, hem de ceplerine para koyuldu. Mısır'a yapılan ekonomik yardım ortada... Bu paralar Türkiye'nin gelişimi için harcanamaz mıydı? Harcanırdı tabii ki ama tıpkı Özal gibi "bir koyup üç alacağız" derdine düştünüz.

Sonuç olarak:

Kaybettiniz, kaybettik.
Devamı » 4 Ağustos 2013 Pazar Hasan Güney 0 yorum

Gezi Notları


Malum Gezi Parkı olayları azalarak bitti. Aslında bitti demek tam doğru değil ama protesto gösterileri epey seyrekleşti diyebiliriz. Şimdi ise olaylar sırasında aldığım notları derleme vakti.

Öncelikle "ağacı ve çevreyi korumak" üzerinden hükümetin üzerine gidilmesi oldukça mutluluk verici. Bu durum olayların başlangıcında özellikle dış başın tarafından da takdir edildi.

"Mesele Gezi Parkı değil, sen hala anlamadın mı?"

Bunun üzerine biraz konuşmak istiyorum. Şimdi bu cümle üzerinden "Ooo ne dediiii" tarzı konuşmalar yapmak bana çok saçma geliyor. Tabii ki mesele Gezi Parkı değil, bunda şaşırmayı gerektirecek bir şey yok. Mesele darbe ya da dış mihrakların oyunu falan da değil. Olay oldukça basit. Toplumun belirli bir bölümü hükümetin söylemlerinden, yaptıklarından ve yapacaklarından memnun değil. Gezi ise bir dönüm noktası, artık bardağın taştığı yer. Bu nedenle Mehmet Ali Alabora hakkında saçma sapan ithamlarda bulunmak ve kendisine aba altından sopa göstermek pek doğru değil. Yanlış bir yaklaşım ve bu sadece onun hakkında da değil. Genel olarak hükümet ve Başbakan olayların başlangıcından itibaren yanlış tutumlar sergiliyor.

Şimdi bu paragrafta hükümetin ve Başbakan'ın yanlış tutumları üzerinden gidelim. Olayların başladığı yerde Başbakan'ın "Bunlar 3-5 çapulcu, amaaan bunlar kim ya" tarzı yaklaşımı olayların büyümesine neden oldu. Yalnız şuna dikkat çekmek istiyorum, belki de Başbakan tam olarak bunu istiyordu. Çünkü ortada provoke edilmeye çok müsait bir ortam vardı ve ateşi harlamak, yapılan provokasyonlarla bundan menfaat sağlamak ihtimaller dahilindeydi. Günahını almayayım. Yine de benimkisi bir tahmin sonuçta. Yapılması gereken basitti. Parka ilk müdahaleden önce, eylemcilerle görüşüp "Bakın biz Tüm Türkiye'yi temsil ediyoruz" mesajı verilseydi bu "direniş"te yaşanan ölümlerin önüne geçilecekti.

Bir paragraf da Gezi Parkı Olayları sırasında ölen Ethem Sarısülük, Medeni Yıldırım, Mehmet Ayvalıtaş, Ali Osman Korkmaz ve Abdullah Cömert'e açmak gerekiyor. Bu insanlar öldüler. Belki bir "amaç" uğruna öldüler ama öldüler... Gencecik, umutları ve hayalleri olan insanlar öldüler... Öldüler dememe bakmayın, ÖLDÜRÜLDÜLER.

Öldürüldüler. Ethem, polis kurşunuyla öldü. Siyasi görüşü bana çok uzak. Ama bir vatandaş ve maalesef polisin silahından çıkan kurşunla katledildi. Polis ise serbest. En acısı da buna şaşırılmadı bile. Çünkü herkesin tahmin ettiği buydu.

Polis, sadece öldürmekle yetinmedi. O kadar yoğun gaz ve su kullandılar ki artık insanlar başka semtlerden gaz kokularını hissetmeye başladılar. Daha da endişe verici olanı şu: Polis, insanların gözüne nişan alarak gaz bombası atıyor! Böyle bir şey olabilir mi? Belki onlarca gözünü kaybeden insan oldu, onlara yazık değil mi? Olayları dikkatli takip ettim. Şu çok önemli. Bir grup yürümek istiyor, polis ise üzerlerine gaz ve su sıkıyor sonra ise olaylar katlanarak artıyor. Benim anlamadığım şey şu, niye yürümelerine müsaade edilmiyor? Pekala kortej eşliğinde yürüyebilirler. O da önemli değil, ne zamandan beri yürümek, protesto etmek suç ya da yasak oldu ki engellenmek isteniyor? Türkiye'nin son 10 yılda geldiği nokta gerçekten endişe verici. Yıllardır 28 Şubat'ın mağdur edebiyatını oynayanlar, bugün o süreçte yaşananların çok daha fazlasını kendilerine muhalif olanlara uyguluyorlar. Neyin hesaplaşması bu? Nereye kadar sürecek?

Okan Bayülgen ve Şafak Sezer. Sadece tarihe not düşülsün. Yoksa ikisi de hakkında konuşmayı ve yazmayı gerektirecek önemde insanlar değil. Ben anlamıyorum. Hiç kimse onlardan olaylara ve direnişe destek olun dememişti. Okan neyse, sözde muhalif bir duruşu var. Şafak Sezer ise sokaklarda göründüğünde herkes "vay be Şafak Sezer bile destek olmuş" şeklinde tepki verdi. Biraz omurgalı olmak lazım. Oraya çıkıyorsan, destekliyorsan, sonra geri vites yapmayacaksın. Hatta eline megafon alıp hükümet istifa diye bağırıp 15 gün sonra "yoo" demeyeceksin. Dediğin an bitersin ve bittin.

Melih Gökçek. Onun ne olduğunu herkes biliyor. Şafak'a 3-5 cümle yazdım, Melihciğime 1 kelime bile fazla.

Akşamları tencere-tava alanlar çevreyi rahatsız ettikleri gerekçesiyle ceza aldılar. Burası Türkiye.

Vali Mutlu diye bir adam var. Saçmalama krizleri geçirdi kendisi. Söyledikleri ve yaptıkları birbirini hiç tutmadı. Eğer halkın güveni devlet yönetiminde bulunan için önemliyse, sayın Mutlu bu güveni yerle bir etti.

MHP'liler Gezi Parkı olaylarına neden destek olmadılar?

MHP'nin ilginç bir tabanı var. Bu tabanın bir bölümü AKP politikalarından ve tutumlarından memnun. Hatta her an AKP'ye kayabilecekti meyilde insanlardan oluşuyor. Bir kere bunların AKP karşıtı gösterilerde bulunmaları mümkün değil. Hatta sözde Kazlıçeşme Mitingleri'ne gitmişler. Bana bu pek doğru gelmiyor ama neyse. Diğer bölüm ise ülkücü ideolojiye bağlı insanlardan oluşuyor. Bunlardan bireysel olarak olaylara destek verenler oldu. Bahçeli'nin işaret etmesi, meydanlara inin demesi ise mümkün değil. Sonuçta orda Ülkücüler'le karşı karşıya ya da yan yana getirilmemesi gereken insanlar vardı ve olası bir provokasyonda olabilecekleri tahmin bile edemezdiniz. Bu nedenle Bahçeli'nin Ülkücüler'i meydandan uzak tutması doğru bir karardı. Gitmek isteyen zaten gitti.

CHP. CHP'yi tanımlarken her zaman şunu söylüyorum: "CHP, sevilmeyen bir partidir." Evet, öyledir. Hatta sadece karşıtları tarafından da değil, bizzat kendisine oy veren seçmenler tarafından da sevilmiyor. İşin içinde biraz mecburiyet var. Sevilmiyor çünkü yıllardır aynı politikalar güdülüyor. Şu "yeni CHP" saçmalığı ise partiyi daha garip bir pozisyona ve omurgasız hale getirmekten başka işe yaramadı. Gezi Olayları'nda da siyasi çıkarım elde etmeye çalıştılar. Zannediyorum 2. ya da 3. gün miting yapma kararı aldılar. Homurtular yükseldiğinde ise bundan vazgeçtiler. CHP'nin bunları bırakması lazım. Çok soru soruyorlar, çok eleştiriyorlar ama neredeyse hiçbir zaman çözüm üretmiyorlar. "İşte bu bizim fikrimiz, önerimiz, çalışmamız. Biz olsak böyle yaparız, böyle yapılmalı." demiyorlar ve bu da beni bir seçmen olarak kendilerinden uzak tutuyor. CHP, Türkiye'de misyonunu tamamlamış bir parti. Artık kapatılmalı ve "taban" yeni partiye kavuşmalı. Yoksa bırakın gelecek seçimleri, 100 yıl dahi geçse Türkiye'de tek başına iktidar olmaları MÜMKÜN DEĞİL. Tabii ki siyasette tahminlere yer var ama kehanetlere yok. Benimki biraz kehanete giriyor ama zaman yanılmadığımı gösterecek. Göreceksiniz.

AKP'ye gelelim. Öncelikle şunu çok net söylüyorum, Gezi Parkı olayları AKP'nin oylarını büyük oranda etkilemez. Belki %1-2'lik bir değişim yaşanabilir ama AKP'nin oylarının Gezi Olayları nedeniyle erimesi mümkün değil. E zaten Gezi Parkı'na destek olan insanlar büyük ölçüde AKP karşıtı insanlar. O yüzden bu şekilde yapılan tahminleri doğru bulmuyorum. Olmayacak dua'ya amin demek gibi oluyor.

İşin bir de medya ayağı var. Özellikle Habertürk'ün giderek AKP'nin yörüngesine oturması inanılmaz rahatsız ediyordu. Şimdi ise tamamen tek vücutta buluştular. Ana akım kendinden bekleneni yaptı ve yine sınıfta kaldı. Altını çizmemiz gereken bir şey var: Ana akım medyanın desteğini almadan Türkiye'de hiçbir siyasi faaliyet başarılı olamaz.

Millet olarak komplo, dış mihrak, yabancı odaklar laflarına bayılıyoruz. Türkiye'de artık "işte bunlar hep Amerika'nın oyunu" anlayışına son verilmesi lazım. Lütfen.

Halk TV, Ulusal gibi kanallar eyleme destek olan insanlar tarafından takdir edildi.

Bilgi Kirliliği. Sosyal medyanın hayatımıza bu denli etki etmesinden beri inanılmaz bilgi kirliliği yaşıyoruz. Olayların 2. gününde otobüsteyim. Kızın biri Facebook'tan bir arkadaşının paylaştığı yazıyı yanındaki arkadaşına okuyor. "Eylemler bilmem kaç saat daha sürerse AB hükümeti düşürecek." Bu kız üniversiteli. Yanındaki arkadaşı da üniversiteli. Buna inanan onbinlerce insan da üniversiteli. Yapmayın. Cidden içim burkuldu duyduğumda.

Toparlayalım:

Gezi Parkı'nın kazananları ve kaybedenleri oldu. Kazananlar arasında kaybedenler de oldu. Ama nihayetinde bir zafer elde edildi. Bundan sonra Türkiye'de hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. En ufak bir rahatsızlıkta halk yine sokaklara dökülecek. Çünkü bu işi gerçekten "sevdik." O yüzden hükümetin ayağını denk alması, demokrasinin tanımını kendi işlerine geldiği şekilde yapmaması gerekiyor. Bu bir uyarıydı. Devamı çok daha ağır sonuçlara neden olabilir, benden söylemesi.
Devamı » 29 Temmuz 2013 Pazartesi Hasan Güney 0 yorum

Mısır'da Darbe, Mursi, AKP


Önce darbeyi tanımlayarak başlamak istiyorum. Darbe, bir ülkede silahlı kuvvetlerin yönetime el koymasıdır. Çok basit ve anlaşılır bir tanım. Bunun anti-demokratik olduğu da açık. Siyaset Bilimine Giriş dersinde de dersi alanlara aynen bu şekilde öğretiliyor: Darbe, bir karşı devrimdir! Ama dur. Her zaman değil! Yani, tıpkı Mısır'da olduğu gibi...

Ortadoğu'da yükselen "Arap Baharı" dalgası Mısır'ı da vurdu ve milyonlarca Mısır vatandaşı Tahrir Meydanı'nı doldurarak yıllar süren Mübarek yönetimine karşı isyan etti. Tıpkı diğer Arap Baharı eylemlerinde olduğu gibi Mısır'da da isyanı hem küresel çapta güce sahip büyük devletler, hem de kendini Ortadoğu'da "abi" olarak gören ama aslında hiçbir Ortadoğu ülkesi tarafından önemseyen Türkiye, destekledi. Neticede Mübarek rejimi devrildi yerine ise Siyasal İslam'ın temsilcisi olan ve Türk hükumeti tarafından da oldukça sempatiyle bakılan bir isim, Mursi yönetime geldi.

Mursi gelir gelmez Mübarek rejiminin kadrolarını dağıtmaya, kendi kadrolarını devlet yönetiminde oluşturmaya başladı. Darbe korkusuyla orduda değişiklikler yaptı, yargıya müdahalede bulundu, belki iyi niyetli, belki de tamamen kötü amaçlarla otoritesini sağlamlaştırmaya çalıştı. Bu yolda başarıya yürürken yıllar boyunca Mübarek'ten dili yanan Mısır halkı yeniden meydanlara indi ve sürecin sonunda Mısır'da ordu yönetime el koydu. Yani bir darbe yaptılar.

Düz baktığımızda evet bu bir darbe ve AKP kurmaylarının söylemiyle "demokrasiye indirilmiş bir darbe". Benim dikkatimi çeken bir iki şey var. Bunlardan birincisi, peki Mübarek'e yapılan neydi? Darbe değil miydi? Siz, Mübarek tahtından indirilirken alkış tutmadınız mı? Müslüman Kardeşler, yani Mursi, hükumetin başına geçtiğinde milyarlarca dolarlık yardım yapmadınız mı? Fark ne? Mübarek bir diktatördü, Mursi ise onun kötü bir kopyasıydı başarılı olamadığı için. İkincisi, dünyanın neresinde bir darbe, müdahale, eylem, gösteri, protesto olursa olsun bazı taraflar kaybediyor ancak mağduru, mazlumu oynayan her zaman AKP ve onların sempatizanları oluyor. Evet, evet haklısınız! Haklısınız, Mursi'yi İsrail lobisi devirdi. Çünkü, Mursi Filistin'in hamisi, koruyucusu, en büyük destekçisiydi. Gazze tünellerine atık su dolduran, Camp David'i olduğu gibi kabul ettiğini açıklayan Mursi, Amerika'nın ve İsrail'in en büyük düşmanı, korkulu rüyasıydı. Haklısınız!

Üçüncü ve belki de alakasız bir şey daha dikkat çekti. Yaygın görüş şu: Arap Baharı hareketleri ABD desteklidir. Evet, bu benim de katıldığım bir görüş. Ancak dikkatimi çeken de şu: Arap Baharı yapıldığında Türkiye'deki muhalefet partileri bu hareketin ABD destekli olduğunu, BOP dahilinde ABD'nin Ortadoğu planlarına devam ettiğini, Türkiye'nin de hükumette bulunan parti vasıtasıyla buna destek olduğunu söylediler. Hükumetteki parti ise bu hareketlerin tamamen demokrasi arayışı olarak görülmesi gerektiğini söyledi. E tabii yerseniz. Sonra ise Mursi indirilince bu sefer AKP seçmenleri, destekçileri tarafından "işte bunlar hep Amerika'nın oyunu" sözleri duyulmaya başlandı. Ne Amerika'ymış değil mi?

Sonuç olarak, Mursi kaybetti. AKP kaybetti, BOP kaybetti, nispeten ABD kaybetti ama bakmayın siz onlara, onlar her zaman her yerde mutlaka kazanır. En önemlisi, siyasal islamın, Ortadoğu'da ılımlı islam modelinin artık "yemediği" görüldü.

Ve bu nedenle bazı kesimler de korkular da başladı...
Devamı » 15 Temmuz 2013 Pazartesi Hasan Güney 0 yorum

Searchqu ve Delta Search kaldırma



Sürekli sorunlara çözüm yazıları yazıyorum, aslında bundan pek de hoşlanmıyorum ama sorun bitmiyor ki. Yeni sorunumuz Searchqu ve Delta Search. Bu iki site de bir çeşit virüs ve bilgisayarınıza bulaştığında, hem ana sayfanızı ele geçiriyorlar hem de arama yaptığınızda Google sonuçları değil, bu sitelerinin vermiş olduğu sonuçlar karşınıza çıkıyor.

Kaldırmak ise çok basit. Aşağıda linkini vereceğim SpyHunter adlı programı yükleyin, Google'dan aratarak SpyHunter programına ait "ilacı" bulun ve bilgisayarınızı taratıp virüslü dosyaları silin. Böylece Searchqu, Delta Search gibi sitelerden kurtulmuş olacaksınız.

Bu arada SpyHunter programı cidden çok basit ve kullanışlı bir programdır. Casus yazılımlara karşı bilgisayarınızı SpyHunter programı ile rahatça koruyabilirsiniz.

SpyHunter programını indirmek için: http://www.spyhunter4download.com/
Devamı » Hasan Güney 0 yorum