Çözüm süreci ve cevapsız sorular

Etiketler :


Bu aralar ülke gündemini Kürt sorunu ve bunun çözüm süreci meşgul ediyor. Kürt sorunu, yıllar boyunca inkar edilmiş olsa da 1978 yılında kurulan PKK, 1986 yılında ilk silahlı eylemini gerçekleştirdi ve günümüze kadar süren silahlı çatışma dönemine girilmiş olundu. Örgüt, dönem dönem zayıflatılsa da, hatta örgütün lideri Türkiye'ye teslim edilmiş olsa da ne örgüt bitirilebildi, ne de sorun çözülebildi. Geride kalan 27 yılda maddi-manevi kayıplar yaşandı, Türkiye'nin kalkınmasının önünde ciddi bir engel oluştu.

Oslo Görüşmeleri'nin peşi sıra teröristbaşı Öcalan'ın Nevruz'da verdiği mesajların altından tek bir anlam çıkıyordu: "Silahlı çatışma dönemi sona erdi ve artık siyasetin konuşması gerekiyor." Peki dün ile bugün arasındaki fark neydi? DTP ve sonrasında BDP yıllardır Meclis'te bulunuyordu, buna göre dün neden "Silahlı çatışma bitti, siyaset ve diyalog önemli" denilmedi? Öcalan bir halk lideri olarak Kürt haklarının savunucusu mu yoksa bu adım sonrası kendisine herhangi bir vaatte bulunuldu mu? Özellikle Ulusalcı ve Milliyetçi kesim bu soruların cevaplarını arıyor. Onlara göre sürecin sonunda Öcalan kademeli olarak serbest bırakılacak ve ülke bir iç savaş tehlikesiyle karşı karşıya gelecek. Bu düşünce fazla kötümser olarak değerlendirilse de Öcalan'ın, İmralı'ya gelen heyetle görüşürken "gerekirse iç savaş başlatırız" demiş olmasının da altını çizmek gerekiyor. Sürecin güllük gülistanlık tamamladığını düşünün. Herkes mutlu, Türk mutlu, Kürt mutlu. Dağdakiler dağdan inmiş, şehirdeki hayata karışmış. Peki Öcalan? Hapiste. Siz kendinizi onun yerine koyun ve şu soruyu sorun: "Ben bunların hepsini neden yaptım?" Cevap bulabildiniz mi, ben bulamadım açıkçası. Hepsinden öte, eğer ortada bir barış süreci varsa ve bir kucaklaşma yaşanacaksa Diyarbakır'daki sevinç neden İzmir'de, Ankara'da, Eskişehir'de yaşanmadı? Bu noktada hükümetin oldukça yetersiz kaldığını ve "bundan sonra" kısmını anlatmadığını ya da anlatamadığını söylemek hiç de yanlış olmaz.

Kanın durması, silahların susması, insanların ölmemesi tabii ki önemli. Bunun neyin karşılığında gerçekleşeceği de bir o kadar önemli. Hele ki gündemin bir diğer yarısını "Başkanlık Sistemi" düşüncesi oluşturuyorken... Sürece endişeyle yaklaşan kesim, Başkanlık Sistemi düşüncesini ve çözüm sürecini birlikte düşünüp "Türkiye'nin eyaletlere ayrılmasının ve bazı bölgelere özerklik verilmesinin" gündeme geleceğini, bunun da Türkiye'yi böleceğini düşünüyorlar. Türkiye, 10 yıl öncesinde olduğu gibi koalisyonlarla yönetilmiyor. Hükümeti Türkiye'nin gelmiş geçmiş en dominant partilerinden biri oluşturuyor. Aynı şekilde Cumhurbaşkanlığı da  "hükümetin noterliği" konumuna gelmiş durumda. Hal böyle iken bu sisteme niye ihtiyaç duyuluyor? Sorunun cevabı net değil. "Türk tipi Başkanlık"tan bahsediliyor. İçeriği ise yine belli belirsiz. Ortada gereksiz bir paranoya mı var bilmiyorum, ancak hükümetin bu iki konuda da daha şeffaf olması gerekiyor.

Yazımın başında PKK'nın 1976 yılında kurulduğundan bahsetmiştim. Markist ideolojiyi savunan bu örgüt, bağımsız bir Kürt devleti kurma amacıyla kuruldu. Türkiye'ye baktığımızda da son yıllarda Kürtçe televizyon, Üniversitelerde Kürtçe eğitim gibi yeniliklerin yaşandığını görebiliyoruz. Talep edilenler bir şekilde yerine getiriliyordu, PKK ise saldırılarını sürdürmeye devam ediyordu. Bugün ne değişti? PKK, bağımsız bir devlet kurma fikrinden neden ve neye karşılık vazgeçti? Daha da önemlisi vazgeçti mi? Bunu biz bilmiyoruz. Abdullah Öcalan'ın neden bir sevgi pıtırcığı olarak ortaya çıktığını bilmiyoruz. Sahiden, bizim bilmediklerimizi hükümet biliyor mudur gerçekten?

Soru çok, cevaplar az ve bir o kadar yetersiz. Bu durumda insan "neden?" demeden edemiyor işte!

0 yorum: